2005 Aralık ayında Eren askerden dönmüştü. Ben son çalıştığım firmadan ayrılalı nerdeyse 2 yıl olmuş ve illa kendi işimi kuracağım modelinde dolanıp duruyordum. Eşim Gözde ilk çocuğumuza hamileydi, bense düzgün geliri olan ( Maaş +SSK ) bir işe girmem için yapılan baskılara direnmekle meşguldüm. O sıralarda Milli Kütüphane’de sıra beklemeyi sağlayan geyik internet kontrolöründen Slovakya’da device driver yazmaya, Suudi Arabistan’a Roof Top Klima Analiz programı yazmaya kadar ne freelance olsa yaparız moduna bağlamıştık ve ancak bu sayede kendi şirketimizi kurabiliriz diye düşünüyorduk yani ayakta kalarak ve direnerek.

Aldığımız en basit işi bile uzun uzadıya tartışıp en iyi şekilde yapmaya çalışıyor ve mağara adamı modeli saç sakalımızla toplumda kendimize yer ediniyorduk. Freelance, danışmanlıklar derken artık isim düşünmenin zamanı gelmeye başlamıştı. O ana kadar hedefimizde her zaman Sinyal / Görüntü İşleme olmasına rağmen yaptıklarımıza ve tecrübemize dönüp baktığımızda ister istemez RFID gibi bir kaç alandaki deneyimimizi de vizyonumuza kattık. Ne de olsa herkesin atıp tuttuğu RFID konusunda Amerika ve Almanya’da aldığımız eğitimlerden sağlam bilgi altyapısı oluşturmuştuk. Şirket ismi için uzun bir süre kafa yoruldu. Aklımdakini açıkladığımda genelde ukalaca olduğu yorumunu alıyordum ama sorun değildi, şirketimin ukalaca düşünmesinde bir terslik göremiyordum. Uzmanlık alanlarımızda bilginin ve deneyimin yoğun olduğu taraftan yani bizden, az olduğu tarafa yani müşterimize akması fikri benim çok hoşuma gidiyordu. Sağolsun Eren bu konularda hiç bir zaman kırıcı veya bozucu olmadı. Tam tersine işler bittikten sonra akşamları yeni şirket modelini tartışmak için toplandığımızda ince ince gazı verdi. “Yaparız abi, ederiz abi. Biz yapamazsak kimse yapamaz!”, “Koyun güdemeyecek adamlar ne işler çeviriyor, biz daha iyisini yaparız!” şeklindeki karşılıklı fişeklemelerin sonunda Information Diffusion sloganımız hayata geçti.

Daha sonra yavaş yavaş Ostim günleri başladı. Türk insanının girişimcilik ve üretim merkezlerinden birisi olan Ostim her ne kadar saçımız ve sakalımızın da etkisiyle bizi zaman zaman “At Hırsızı” gibi tamlamalar kullanarak tanımlasa da biz bildiğimizden vazgeçmedik. Bu sırada bize inanan ilk intihar komandomuz Serhat yanımıza ulaştı. Serhat Alman Dili ve Edebiyatı mezunu ve aynı zamanda fazla film izleyip, atom bombasının patlamasını engelleyecek son saniye klavye şakırtılarını ve ani yazılım biplemelerini yapacağını düşlerken kendisine yüklenen network kablosu yapma göreviyle gerçek hayata döndü. Şu anda sistemdeki tüm güvenliğin başında o var ve olası bir patlama tehdidinde kahramanlığını ilan edip bilgisayara yaklaşırsa diye tırsıyoruz. Ostim’deki son aylarımızda veri tabanı programlamaktan bıkıp evinin OpenGl’cisi olma hayallerini “Görüntü İşleme de fena konu değil, hiç olmadı arada bir OpenGL kodlarım.” mantığındaki Doğuş aramıza katıldı.

Sonrası elimizden geleni yaptık ve Ostim’i bizden kurtaracak atılımı yapıp Hacettepe Teknokent’e başvurduk. Değirmenlere karşı tek sapık olarak çıktığım yönde yanımdaki sapıklar ile ilk ofise geçtik. Daha sonra ise ince bir büyüme trendine girdik. Ne zaman ki meleklerimiz Nagehan ve Gül Ostim zihniyetli tavrımızı törpülemeye başladılar, Yusuf bulduğu tüm sıvıları döküp sakarlık serisine başladı ve tüm yaşgünlerini hatırlayıp pasta kesmek, ayın son cuma gününde takım elbise giyme zorunluluğumuzla “Ciddi Cuma” gibi konseptler sayesinde eğlence dozajımız arttı.

Yukarıda yazdıklarımın üzerinden neredeyse 2 sene geçmiş ve biz 20 kişi olmuşuz arada bir de yavaş büyümeye çalıştık, neyse tarihe not düşelim. Bu yıldan itibaren Ar-Ge kadar üretim ve ürünleşmeye de abanacağız. Bu vakite kadar sessiz sedasız, fiti fiti geldik şimdi ürünleşme zamanıdır ileri :P